Didem Doğan

Pablo Neruda’nın evi ve hayat hikayesi: şiir için kat edilen yollar

Pablo Neruda Vakfı sayesinde bugün şairin yaşadığı üç ev de (Santiago, Valparaiso ve Isla Negra) ziyaretçiye açık. Santiago’daki bu ev 1953 yılında Neruda’nın o dönemde gizli aşkı Matilde için yaptırılmış. Ve o zamandan ölümüne kadar (darbeden birkaç gün sonra 1973’te) Matilde ile birlikte kendisinin de yaşadığı ev olmuş. Bir kayalığın üzerinde birkaç kattan oluşan ev egzantrik objelerle dolu. Mutfak, yemek salonu, oturma odası, yatak odası, kütüphane ve çalışma odası hem mobilyalar hem de birçok sanatçıya ait resimler, ya da dekoratif objelerle kendine has bir yer. Daha da ilginç olan hikaye şairin hayat hikayesi. Kendi kaleminden anlattığı ‘Yaşadığımı itiraf ediyorum’ da anlatıyor. Kitabın başlarında Neruda ilk kitabını daha 19 yaşındayken kendi imkanlarıyla bastırmak için sahip olduğu birkaç mobilyayı, babasının saatini, siyah takım elbisesini kitabı sattığını, ve sonunda o yaşadığı sevinci bir daha hiçbir zaman yaşamadığını anlatır, ne kitapları başka dillere çevrildiğinde, ne de dünyaca üne kavuştuğunda. Belki tüm hayatlarımız o saflığı aramakla geçer durur… Gençlik yıllarında ilk şiirlerinde başkent Santiago’da yaşadığı evin bulunduğu çok mütevazi Maruri sokağında akşamüstleri seyrettiği gün batımlarını anlatır-ilk kitabın adı ‘Alacakaranlık’tır-; tüm hayatını bir göçebe olarak geçirse de vatanı şiirlerinde hep vardır: denizin uzaktan gelen sesi, vahşi kuşların bağırışları ve o ilk gençlik yıllarında yaşadığı deliliğe varan ecstasy hali: şiirlerini bu duygu üzerine kurup kuramayacağı, ilhama güvenip güvenemeyeceği kafasını kurcalar durur… Şairin tüm hayatında göçebe bir hal vardır. Çok genç yaşta diplomatik görev için Birmanya’ya gönderilişi, oradan bugünün Sri Lanka’sında, devamında Singapur’da yaşaması, Asya’nın bakir zamanları. Şili’ye dönüş, şair Lorca ile tanışma, İspanya’ya taşınması, Barcelona’da görev, İspanya’daki iç savaş, Lorca’nın idamı, devamında Paris’e kaçış, Şili’ye döndüğünde bile İspanya’da savaşan Cumhuriyetçilerle dayanışması. Meksika ve Küba’daki yılları. Majör eseri ‘Canto General’in Meksika’da yayımlanması, Diego Rivera’nın illüstrasyonları ile. Picasso ve Nazım Hikmet’le tanışıklığı. Eski kıtaya geri dönüş, İtalya, İngiltere,… Nobel ödülünden sonra gelen prestij, akademik ödüller, konferanslar,… Şili’yle her daim devam eden bağı, siyaset sahnesinde görevleri, Komünist Parti üyeliği, başkan Allende ile dostluğu… Neruda’nın hayat hikayesinde tüm yüzyılı okur gibi oluruz. 20. yüzyılın başından son çeyreğine kadar olan dünyada olup biten tüm olaylar fonda akar, biz başroldeki kişinin hayat hikayesini seyrederiz, bir yolcu, diplomat, Latin Amerikalı bir politik figürün, hepsinden önemlisi tüm bu yaşamın üzerinde esen bir rüzgar gibi şiirleri hepimize bir tarafından dokunurken, zaman arkada film şeridi gibi akar, ama aslında sanki şiirdir anlatılan, şiirin var oluşu içindir tüm bu yaşanılanlar… Yolculuklar da şiirin bir parçasıdır sanki; bir yerde Valparaiso’dan bahsederken- Şili’de bugün ziyaretçilere açık deniz kenarındaki evi aynı zamanda son eşi ile birlikte gömüldüğü mezarlığın da bulunduğu yerdir-, başkent Santiago’dan gençken, beş kuruşsuzken, sabahlanmış bir gecenin devamında kendi gibi parasız ressam, şair arkadaşları ile üçüncü sınıf trene atlayıp nasıl da başkentin hapis gibi sokaklarından bu okyanus kıyısındaki uçsuzluğa vardığını anlatır. Bu çağrıyı yapan başka bir yerle bir kez daha karşılaşmıştır hayatında: Madrid yıllarında yine aynı serseri ruh haliyle, bir tiyatro çıkışı, bir gecenin sonu atlayıp trene Toledo’ya gider, köprü altlarında uyurlar. Şiir olmak için yolcu olmak lazım der insan Neruda’nın hayatını okuduğunda…