Didem Doğan

Pinacoteca’da Giacometti sergisi, São Paulo

Pinacoteca São Paulo’nun Luz bölgesinde, República’nın bitişiğindeki eski şehrin devamında, tren istasyonunun karşısında kımızı kiremitten yapılmış, tarihi 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan, bu yeni ülkede ‘tarihi’ denebilecek bir binadaki sanat galerisi. Hemen yanıbaşında da kocaman bir bahçesi var. Resimde göreceğiniz fotoğrafların birinde olduğu gibi ressam Almeida Júnior’un pencere kenarında gitar çalan adamla kadını resmettiği tablosunu da içeren geniş bir Brezilya sanatı koleksiyonuna sahip müze. Ben Giacometti’nin süreli sergisine denk geldim, sonradan İstanbul Pera Müzesi’ne de gelecekti. İlk defa gördüğüm heykellerini, bizdeki yaratılış hikayesindeki gibi, çamurdan doğrulmuş ilk adımlarını atan ilk insana benzettim. İstanbul’daki sergiyi de gezdikten sonra bir merak oluştu, Jean Genet’nin Giacometti’nin Atölyesi kitabını okudum, yazar adeta heykelleri okuyordu, ya da heykellere bakarak başka bir şey yazmıştı. Senelerce heykeltraşın Paris’te hep oturduğu 14. bölgedeki atölyesine gitmişti. Şöyle diyordu kitapta: “Bu heykellerin bende yarattığı tuhaf başka bir duygu daha: tanıdıktılar, sokakta yürürler. Oysa zamanın derinliklerinde, her şeyin başlangıcındadır bu heykeller; heybetli bir hareketsizlik içinde, hiç durmadan yakınlaşıp uzaklaşırlar.”. ‘Zamanın başı’ demek evrensel ortak bir duygu oluşturuyor herkeste, ve bu yüzden sanat?… Giacometti hakkında konuşurken “… aldatıcı görünüşünden arındırılmış insandan geriye kalanın sırrını çözmek için, gözünü rahatsız eden şeyi uzaklaştırmayı o kadar iyi biliyordu ki bu sanatçı…”, “…Giacometti’nin sanatı, her insanın, hatta her şeyin o gizli yarasını bulmak istiyor gibi geliyor bana…” Ünlü Fransız fotoğrafçı Bresson’un çektiği portre fotolarında heykeltraş sanki yaptığı heykellere dönüşmüştü, ya da tüm hayatını o heykellere dönüşmek üzere geçiriyordu, öylesine benzemiştiler birbirlerine. Yine fotoğrafların birinde Cartier Bresson’un heykeltraşı fotoğrafladığı karede heykellerden biri de kendisiymiş gibi yürüdüğünü farkettiniz mi siz de? Ben böyle düşünürken bir dönüyorum kitaba “Belki de duygudaşlıktan, Giacometti, zamanla toz rengini almış.”… diyor, demek başkaları da onu yaptığı heykellere benzetiyor. Heykel üç boyutlu olmasından dolayı sizde resimden farklı bir etki yaratıyor evet; yine aynı kitapta Giacometti’nin kendi ağzından şöyle dediğini duyuyoruz: “Bir gün odamda, iskemlenin üstünde duran havluya bakıyordum; o an, her nesnenin, sadece yalnız olmakla kalmayıp bir de ağırlığı olduğu - ya da daha doğrusu - bir başka nesnenin üstüne abanmasını engelleyen bir ağırlıksızlığı olduğu izlenimini edindim. Havlu yalnızdı, o kadar yalnızdı ki, sanki iskemleyi çeksem bile yerinden kıpırdamayacaktı. Havlunun, kendine özgü bir yeri, bir ağırlığı, hatta bir suskunluğu vardı. Dünya ne kadar hafifti ne kadar hafif…”