Didem Doğan

Tahran’dan İsfahan’a

Sabahın ilk saatlerine yakın gece karanlığının dağılmasına hala biraz daha zaman varken Tahran’ın kirli havasını arkamızda bırakıp bomboş yollarda arabayla yola çıkıyoruz. Bir son dakika kararı olduğu için uçaklarda yer bulamadık, beş saatlik yolu bir günlüğüne de olsa kat etmeyi kafamıza koyduk. Daha gün ağarmamış, karanlığın içinde düz bir otobanda gitmek David Lynch filmlerindekine benzer bir film setindeymişiz hissi yaratıyor. Ortalık aydınlandıkça çöllerin içinden geçtiğimizi farkediyoruz, sağımız, solumuz, önümüz sanki hiç değişmeyecekmişçesine aynı görüntüyle kaplı: sarı-kahverengi çöller, tüm ülke bu renk toprakla kaplı, nasıl da en eski medeniyetlerden biri burada var olmuş, sanki hiçbir canlının var olmasına olanak tanımayan bir coğrafya. Ama sınırlı algımız birkaç saat sonra değişiyor tabi ki, Safeviler zamanında başkent olmuş ve 16. yüz yılda gelişmesinin doruğuna çıkmış, Pers İmparatorluğu’nun ikinci başkenti olmuş, nehir kenarındaki güzel şehir İsfahan, sarayları, köprüleri, camileri, çarşıları ile bizi içine alıyor.

İsfahan’ı önce şehrin hemen bitimde yükselen tepelerin birinden seyrettik sonra nehrin iki tarafında da vakit geçirdik. Vank Katedrali Ermeniler için oldukça önemli bir yer. Diğer adıyla Aramatyalı Yusuf Kilisesi tüm Ermenilerin merkez olarak kabul ettikleri kilise, İsfahan’ın büyük şehir merkezinde yer alıyor. Burası Yeni Culfa, Ermeni nüfusunun yoğun olarak yaşadığı yer. Ermeniler 17. yüzyılın başlarında Doğu Azerbaycan’daki Culfa şehrinden buraya göç etmişler. Ayrıca Musiki Müzesi, Sanat Fakültesi gibi mekanları ile de kültürel açıdan önemli bir mahalle. Kilisede ufak bir müze kısmı da var, burada yazılanlara göre Aramatyalı Yusuf Hz. İsa’yı çarmıha gerildikten sonra bedenini alıp kendisi için hazırlattığı kaya mezara koyan kişi ve bu kilise de onun ismini taşıyor.

Nehrin diğer tarafında kalan şehrin asıl tarihi merkezini yürüyerek dolaşmaya başlıyoruz. Çehel Sütun Sarayı girişinde avluda sizi karşılayan bir havuz ve arkasındaki sade bir saraydan oluşuyor. Sarayın girişindeki 20 ahşap sütun havuza yansıdığında 40 tane göründüğünden ismi 40 sütunlu Saray imiş buranın. Saray’ın kendisi çok büyük değil, çünkü eğlence ve bazı törenler için yaptırılmış, içerideki seramik duvarlardaki mozaikler ve fresklerde Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan Çaldıran Savaşı’ndan da betimlemeler var. Devamında Nakş-ı Cihan Meydanı’na yürüyoruz. Dünyanın en büyük meydanlarından biri burası. Bir dönem başkent olan şehrin merkezi Nakş-ı Cihan Meydanı ‘Dünya’nın resminin Meydanı’ demek. Şeyh Lütfullah Camii, Ali Kapı, Şah Camii, meydanı çevreliyorlar. Meydanın batı tarafında kalan Ali Kapı Sarayı’nın merdivenlerini çıkmaya hem içindeki müzik holünü görmek hem de üst katından meydanı geniş bir şekilde önünüze seren güzel manzara için üşenmemeli. Meydanın güneyindeki Şah Cami ise, diğer adıyla Kraliyet Camii ya da İmam Camii, Pers mimarisinin doruk noktasına çıktığı bir örnek. Hem dış yüzeyi hem içerisi simetri, çini işçiliği, hat sanatı, mavinin sizi bir rüya alemine sokan onlarca tonu ile Safavilerin Selçuklulardan alıp mükemmelleştirdiği mimari stilin kusursuz bir şahesere dönüştüğünü kanıtlıyor.

Akşam üzeri geldiğinde güneşin batışını seyretmek için tüm şehir ahalisinin buluştuğu Siosepol Köprüsü’ne gidiyoruz. 33 kemerli köprü anlamına gelen Zayende nehri üzerindeki Siosepol Köprüsü İsfahan’daki on bir köprüden biri, neredeyse 300 metre, oldukça uzun, Safavi döneminde yapılmış. Akşam üzeri tüm şehir bu köprüye gelip gün batımını seyrediyor. Kemerlerin arasına oturup fotoğraf çektirenler, bir karşı tarafa bir öbür tarafa yürüyenler, gün batımıyla birlikte köprünün yanan ve suya vuran ışıkları…