Didem Doğan

Ubud Yazarlar Festivali, ‘Tat Tvam Asi’: derin, köklü bir hakikat

Ubud yazarlar festivali, Güneydoğu Asya’nın önde gelen edebiyat festivali, 2016’da Ekim ayının sonunda 13.sü gerçekleşti ve hem Endonezyalı hem de diğer ülkelerden onlarca yazarın, editörün, aktivistin, bloggerın, okuyucunun katıldığı festival seminerler, film gösterimleri, şiir yarışmaları, kitap tanıtımları ile katılanlara dopdolu dört gün geçirtti. Festivalin ana teması ‘Tat Tvam Asi’, tam bir tercüme ile ‘Ben senim, sen bensin’ aslında kökleri kadim Hint yazıtları Upanişadlara kadar giden bir felsefe. Upanişadlar Hinduizmin referans aldığı en eski metinler, Sanskritçe yazılmış ve ‘Tat Tvam Asi’ bunların en eskilerinden Chandogya Upanişadında geçiyor, tam anlamı ‘Sen O’sun’, ‘Sen en üst gerçeklik olan şeyle aynı şeysin’ demek. Festivalin Endonezya’da gerçekleşmesi, çok kültürlü yapısı le birçok dini ve ırkı barındıran bu devasa ülkenin renklerini görmenin en güzel yollarından biri.


Festivalde dinlediğim oturumlardan notlar… ‘Neden hikaye anlatırız’, ‘Ev neresidir?’, ‘Hindistan’ı düşlemek’ gibi sorularla yola çıkılan bir sohbette Bu festivalin keşiflerinden biri benim için Hintli yazar Amid Chaudhuri oldu. Bu kadar ödüllü bir yazarı daha önceden tanımıyor olmadığım için utanıyorum evet. Hintli yazarların daha çok akademik tarafa kayan bir tarafları var, kullandıkları dil rafine olduğu kadar edebiyata yaklaşımları da daha sofistike. Birkaç oturumda dinlediğim Chaudhuri’nin söylediklerinden notlar alıyorum. Bir oturumda birkaç Hintli yazar kendi ülkelerini, ‘ev’in neresi olduğunu konuşuyorlar. Chaudhuri diyor ki, ‘Hintli olmanın ne olduğu insan olmanın ne olduğunu içermeli’ diyor, bir diğer konuşmacı ‘başka yerlerde evi bulmak, kendi evinde başka yerleri görebilmekten’ bahsediyor. Bir diğeri de diyor ki ‘ev sana dünyanın ateş altında olduğunu unutturan herhangi bir yerdir.’ 

Bir başka oturumda ‘Cervantes’in mirası’ konuşuluyor. Juan Pablo Villalobos, Guadalajara doğumlu Meksikalı yazar, kitapları 15 dile çevrilmiş. Türkçede ‘Tavşan deliğinde Fiesta’ isimli kitabını bulabilirsiniz. Quesadillas, I’ll Sell You a Dog- Guardian en iyi ilk kitap ödülü adayları listesine girmiş- diğer kitaplarından. Benim bu festivalde tanımaktan en çok keyif aldığım, en doyurucu oturumların konuşmacısı olduğunu düşündüğüm yazar. Harikulade mizah anlayışı en çetrefilli konuların bile üstesinden gelmeye yetecek güçte. Kitaplarını yazarken aradığı en önemli şeyin bir ses olduğunu söylüyor; bu ses Tavşan deliğinde Fiesta adlı ilk kitabında bir çocuğun, Quesadillas adlı ikinci kitabında bir ergenlik çağındaki çocuğun öfkesinin, I’ll sell you a dog adlı üçüncü kitabında bir yaşlı adamın, yakınlarda yayımlanacak dördüncü kitabında iki ayrı karakterin sesi. Kendi kafasının içindeki sesin vücut bulduğu bir ses bu aynı zamanda. Meksika’da doğmuş, büyümüş ama Meksika’yı oradan uzakta ancak Barselona’da yaşadığı yıllarda yazmış. Bir başka oturumda konu Cervantes’in mirasına gelince aslında kendi yazdıklarının arkasındaki mizahın Don Kişot ve Sancho Pancho arasındaki diyaloglardaki izahtan etkilenmiş olabileceğini söylüyor. Ve Don Kişot’un gölgesinin yaptığı işin varoluşsal anlamını düşünürken hep varolduğunu ve kazananın gerçeklik, kaybedenin edebiyat olduğuna dair Cervantes’in içli hüzünlü iddiasının onu hep bir şekilde kovaladığını söylüyor.

Sadece yazarlar değil, editörler ve bloggerların da katıldığı festivalde konu dönüp dolaşıp hep sosyal medyaya geliyor. Sosyal medyanın anı öldürdüğünden, gerçek olmayan balonlar yarattığından bahsediliyor. Ve ne kadar eleştirilirse eleştirilsin oyunun artık burada döndüğünün de kabulü. Yarıştığınız şey artık bir ekran. Ama bir zamanlar böyle değildi. Artık sahibi olmadığı bireysel gezginlere yönelik en çok tanınan rehber kitaplardan olan Lonely Planet’in kurucusu Tony Wheeler’ın SEO lafını duyduğunda yüzünde beliren ifadeyi hatırlıyorum. Gezdiğiniz yer hakkında yazdığınız bir yazının ne kadar çok okunduğu, kaç kişi tarafından paylaşıldığı, arama sonuçlarında kaçıncı sırada çıktığı gibi kriterler var olmadan önceki bir devirde yaşamış olmasına özeniyorum.

Hava karardıktan sonra hayatımda ilk defa seyrettiğim bir etkinlik, şiir kapışması. Gerçekten de böyle bir şeyi ilk defa görüyorum. 15 aday ard arda sahneye çıkıp son derece teatral bir biçimde festivalin ana teması ‘I am you, you are me’ dizesinin onlarda yarattıkları ilhamla yazdıkları şiirleri okuyorlar. Bir gay, bir Budist, bir Müslüman hip hop grubu, Avustralya’dan birkaç beyaz adam ve birçok başka aday, yazdıkları hem toplu, hem aşk, hem göçmen sorunu üzerine. Birbirinden yetenekli adaylar izleyicilerin çığlıkları arasında bizlere harikulade saatler yaşatıyorlar. Endonezya’nın çok kültürlü ve hoşgörülü yapısına olan hayran olmamak elde mi. Ubud Yazarlar Festivali her sene Ekim ayında, bir sonrakini kaçırmayın!